şaşı oku şaşır

Bir anın anlamı

Kırmızı kahve fincanı ile kahve içmek gelmemişti aklıma, gelseydi duygularımın ateş ettiği kırmızılara kahvemi de dahil ederdim, sade kahvem belki daha da sert olurdu kim bilir… Fincanın yanındaki son kullanma tarihini asla öğrenemeyeceğim rulokat daha da tatlılaşırdı. Büyüdükçe ve sevdiklerimin rulokat olduğunu anladığımda içsel yalnızlığım çoktan başlamış, beni ben yapan ‘’İskele-deniz’’ ilişkili manzara resimlerinde çoktan yerini almıştı, ressamın gökyüzünü doldurduğu kuşların en uzağındaki sersem belli belirsiz bir kuş beni temsile geçmişti, ressam bunu çizerken bilmiyordu ama ben keyifle kakamı alttaki balıkçıların kafasına denk getirmek için uğraşıyordum.

Resimdeki sabit kuş acı verdi sıkıldım, sevinç olmaya karar verdim, sonsuzluğa uzandım uçarak. Kaçanları kovalamak, balıkçıların üstüne sıçmaktan daha cazip geldi bir an. Her şeyi celeron işlemcili hafızama işlemeye çalışıyordum yolculuğumda, o an karıştırdığım heyecan duygusunu hatırlayabildiğim de mutlu olacaktım biliyordum. Öyle de oldu, annemi hatırladım, ilkokulumu, listemi, üniversiteye ilk gidişimi, ne mutlu günlerdi… Uçtum, hafızaladım, uçtum uçtum…Biliyordum “bir anın anlamını” en iyi kuşlar bilirdi, uçtum gene uçtum…

Sabiha Gökçen’de son bulan uçuşum aslında zevkliydi, diğer kuşlarla oluşturduğumuz eylemle insanoğlu, saygı olmasa da, korkuyla; tam 15 dakika uçuşları durdurup serenomimize tanıklık edip, sayemizde kortej inişleriyle bize eşlik edeceklerdi… An’a tanıklık eden ana haber bültenleri, bir cinnet, bir cinayet, bir de bizden bahsedecekti…

Reklamlar
Öyküler möyküler

Zeki paşa

Yağmur hızını 5 beygir daha artırmış, torkunu zorlar vaziyette, askerler her biri eskisinden 5 kilo daha ağır, vücut su kitle indeksleri hiç olmadıkları kadar iyi. Hatta rüzgar bende varım dese daha da ağırlaşıp aralarında ağır siklet mertebesine ulaşacaklar bile var. Paşamız çıplak gibi ama heybetli, Eyfel misali, yakından görenlerin hissettiği cinsten…

 Zeki Müren, sol eli cebinde kortej yürüyüşünde. Daha yeminlerini yeni etmiş Mehmetçikler şaşkın,içlerinde ki Gedizli Şahin yanında ki Kandıra’lıya 

-yetti gari, yetti gari , diye fısıldıyor ve ‘bizim dedelerimiz buna ibne derlerdi,şimdik selam cakıveyoz gari. Kemikler sızlar dedemin.

 Eline mikrofon alan Zeki Müren paşamız Başlar konuşmaya;

-1980 lerin başında askeri yönetim zamanlarında, bir gazeteci bana ”efendim size niye paşa diyorlar biliyormusunuz acaba?” Diye sormuştu, bende gülerek hatta kahkaha atarak ”Ankara’da kilere ibne diyemedikleri içindir herhalde demiştim, birileri de bu sözüme içerledi herhal o yüzden buradayım der.

-çıt yok.

-‘sen Kandıralı’ der Zeki Müren 

Dürter onu Gedizli ŞAhin, ”sana deyiveriyo”

 Islak taşa oturmuş olduğunu anlayan Kandıralı, ‘O’ yoldan gitmekten başka çaresi olmaksızın önce elindeki silahı, Gedizli’ye verir,ellerinin arasında kafası vardır ve çığırmaya başlar

-Bu bir vatan borcu dediler bana

Geldim durdum iştima başına 

Anlattım komutanlarıma

Neler geldi dertli başıma…. 

 Zeki Paşa, döner geriye bir hışımla ‘bu er benim yeni postamdır.’ 

Gülüşmeler gırla..sırıtan yüzbaşı Teyfik efendi, ”tamam paşam postanız hazır”

Hanife uzman çavuş düşünceli, garipsemekte tüm konuşmaları,bu Ada’mın ikinci postası, nerden gelir bu ayrımcılık, askeri lisede bile okumadı oysaki.

Bu homurtular üzerine yanındaki silik silah arkadaşı 

-İlkindede hayır yoktu, belki bildiğinden onu yanına alır.İlk postası ”Murathan Mungan”dır paşamızın postasının adı.Bilardo toplarını yazmıştı ya ikisi için der. 

Biri iyi yazıyordu, biri de iyi konuşuyor..

 Yağmurla başlayan kortejimiz, ona aldırış etmeyen Ordu’muza kızmış olacak ki, şimşeğe haber vermiş, oda kıvılcımı patlatıvermişti..

Birden duvarlarda tv8 belirmiş, O Ses Türkiye’nin müthiş jürisi, Zeki Müren’i yad ediyorlardı, Japon balık dudakları ile yılmaz Morgül, sırf bu programa katılmak için 2 ay aç kalmış kavgalar etmişti survıvorda, şimdi meyvelerini topluyordu, düşündümde bir gücü zeki paşa bir gücü survivor. Tuhaflık bu ya Murathan Mungan eklenecek daha bu kadroya yakında…

Öyküler möyküler

diyalog aşağılardan…

-Telefon güncelleniyor ya ağabey, nasıl oluyor?
*Sürümü öğrenip, internete bağlanıp güncelleme alıyorsun paşam hepsi o kadar…
-Yani hep bir yeni sürüm olur mu? Ne işe yarar?
*Genelde olur, bu güncellemeler, hata iyileştirmeleri yapar
-Nasıl anlamadım?
*Piyasaya çıkan cihaz, bir süre sonra hatalar verir vs. ama sen neden bunları soruyorsun?
-Söyleyeceğim ağabey, son sorum var sana.
*Sor bakalım.
-Eski telefona mı çok güncelleme gelir yeni telefona mı?
*Zor soru, ama kısaca; telefon eskidikçe güncellemesi ve bu güncelleme isteği azalır, şimdi sen söyle bakalım…
-Söylüyorum; o zaman dedem eski telefon, ailem biraz daha yeni ama en yenisi sevgilim olsa gerek
*Soru sırası bende o zaman?
-Sor tabi, sırayla nasılsa
*Bu anlattıkların da sevgilin nasıl güncelleniyor? ailen? deden?
-Dedem zor, ailem aldığım sınav sonuçlarına, başarıma göre güncelleniyor, sevgilim de sevgimle.
*Zaman ilerliyor bu hep böylemi olacak?
-Hayır, zamanla, dedem ölecek yerine ailem geçecek, sevgilim karım olacak, çocuklarım da sevgilim.
*Son soru sana? Sen nasıl güncelleniyorsun
-Tüketiciyim ben ağabey, hepsini tüketiyorum, sende öyle değilm..

Hayat, mayat işleri

Gölge mutluluğu

Günlerden Salı ,bir kış salısı, sallanan cinsten….

Eşinin öldüğünü boşanma sayabilen bir dünya…

Yerde Ölenin kendisiyle alakası yok diye çalan telefon melodisiyle halay tutan insanlar var…

Buz gibi soğuk, ağaçlar gelinlik giymiş…

Bugün ne giysem kadınlarını sokaklarda değil, olsa olsa alışveriş merkezlerindedirler…

Sıcak kahve bile yok

Düşünceler kısa devre yaptı diyeceğim ama elektrik yok ki, internet de yok

Kader diyeceğim ama o da veresiye defterini incelemeye dalmış…

Her fırsatta ‘Seni seviyorum’  diyen sevgililer az kalan şarjlarını facebook da haber kaynağını güncellemeye ayırmışlar…

Sahiplenilen sevgi, sevgililer, eşler değil, ben’likler, bencil’likler olmuştu o salı…

Rahmi dedenin torunu kadar sevdiği piç sakası, ortalığı inletiyor ama duyan yok…

Ahşap kayık ustaları, laminant parke döşüyorlar 2,5 tl’ye… Fiber kayıkla balık tutuyor artık insancıklar, bol kurşun yutmuş balıklarını, akşama güzel çocuklarına yedirecekler, sağlıkla…

Camidekiler kalabalık yine, sebebi muhtemelen kandildir..

Acunla, Levent Yüksel kardeş çıkmışlar, ikisinde de yeni bişey yok ya, tekrardan başka… Artık beraber program yapıyorlar ‘survivor medcezir’,çok sevdiği akil Sezen ablası Japon balığı dudaklarıyla single yapmış ’bu medcezirlerrrr’ diyor reklamlarda…

Öykü kahramanımız devreye girer tüm bunlar yaşanırken, etrafa bakar şöyle bir, gerinir hem de bacaklarını bile iki yana açarak, birden aynada kendini, yerde gölgesini fark eder ve der ‘‘şükür hayattayım,  kendimi, hatta yansımamı görüyorum!’’

 

şaşı oku şaşır

arı’dan ‘lalelerim var benim’

Arının bu kovanı niye yapıyorum diye sorguladığı bir gündü işte, ben aşkı sende bildim demedi kraliçe arıya ve döndü ormana uçtu uçtu, gözden kayboluncaya kadar uçtu, gündü, günler oldu, sorgusunu dert ettiğinde yeniden yapılandırması gerektiği bir yaşamı olmaya başladı, önce mekandı, terk etti, şimdi ise paylaşımlarını yaşayacağı arkadaşları olmalıydı; kraliçeyi reddeden, zordu bu, belki de yeni arkadaşları keçi olmalıydı, inek olmalıydı belki de maymun…

Vız vızzz vızzzz, böcek insana dönüştü o an; dile gelmişti. Artık iğnesini canını acıtana değil, mürekkebe batırıyordu…

Mümkün değil miydi?  Avunmak için denemediğim yol kalmadı, hep bir başka değil hep aynı sonuç çıktı; yol arkadaşlarımın affedemediğim durumları var benim, niye diye sormadığım, hatta gerek bile duymadığım.

O anlar insan olmayıp; kumandasını reddeden bir televizyon oldu kısa süreliğine

Geçmişe gidebilmek için renkli olmayı bile reddediyorum. Karlı görüntümde belgeselim dönüyor sürekli, hatalarım, doğum günü pastalarım, hediyelerim, sevgililerim, dönüşlerim, dönüşümlerim…

Bizim arı adam olmuş, ama iğnesini gene de canını acıtana olmasa da düşüncelerine yansıtmaktan alıkoyamıyordu. Ucuz çiçeklere konduğunda ki performansını biliyordu,

Bir damla mürekkebe batırdı yine;

Patlamış mısır etkisi ile irkildim; Konuşamıyor sadece izleyebiliyordum, öyle mi kalacaktı bilmiyorum duygularıma taşeronluk eden son sözleşmeye hayır diyemedim bırak onu itiraz bile edemedim… İlerde yapabileceğim tek şey ki o da sanırsam; ‘yaşanmışlığı’ biçim boyacısı ile bir ana mutluluğa benzetip, şerden hayır çıkarmak olacak kim bilir…

Kendine çizilmiş hayatının efendisine ve peteklere dur demenin hayatıyla ilgili olduğunu hatırladı ve bu sefer mürekkebe değil koyu bala batırdı iğnesini;

Ellerimde hala ‘sökülüp dikilebilir laleler’ var,

Almayacağım polenlerini, bu sefer hayatını vereceğim. Su sevmiyorsa kurağa, güneş sevmiyorsa gölgeye ekebileceğim, su vermekten keyif alabileceğim. Olmayan duygular o an yüklendi birden kendisine ve dile geldi

-Duvara kaligrafi ile ‘ruhumun kaybolan öznesini’ yazmak geçiyor içinden, sonra da hiç tanımadığım birinin ucuz bir boya ile onu karalayabileceklerini bilmekten mutlu oluyorum ne tuhaf… heyecanı da ‘O’ tanımadığım birine yüklüyorum… dedi.

Kanatlandı arı,

Arı bu, uçtu gitti…

Hayat, mayat işleri

Çek git, tıkadım tüm yollarımı

Buldum dersin aradığını; amaç kendini kandırmaktır.
Hiç geçmedi ki
Hiç sevmedi ki
Bitmedi ki…
Yalnızlığına sövüyorsan eğer;
“Sen öz geçmişin değilsin, yaptığın işsin.” demiş Seth Godins, yar olmamış ‘geçmişi’ birine, birilerine, işte…
Tek başına uykunun tadına varmak bu Godin’e inanmakla mümkün bence. YALAN söylüyorum, cidden doğru söylüyorum yalan…
Kimseyi sevmeden yaşayanlar, hayalleri öylece kala kalanlar, hiç yüzü gülememişler varken…
Tek başına yaşayanlara ithafen;
Uzundur geceler kurtulamazsınız…
Yapabileceğimiz en değerli şeyler hatalardır çünkü başka hiçbir şeyden tek başına olmayı öğrenemezsiniz…

şaşı oku şaşır

Sedef parlaklığında bir cumartesi

               Sedef parlaklığında başlayan bir cumartesi, illa ki mutlu olma edası içermekteydi. Havanın suratı asık da olsa, parıldamaya niyetli olan, mutluluğa gölge edemeyecek, sahip olduğu rüzgârlarla yönünü değiştirip bir oraya, bir kenara savuramayacaktı. Öyleydi, kararlıydı, belirgindi mutluluk…

                Ruhuna yaptığı masaj işe yaramış, savrulan yenilgilerini yitirdiğine inanmıştı. 3 kanaldan yayın yapıyordu. Sözü yetmezse sesi, o da yetmezse mutluluk salgılayan vücudu yetişecekti.

                İçsesiyle Tiyatro başlamıştı an itibariyle;

                *söylesene bu dünyada adil olan şey nedir? Herkese eşit dağıtılmış olan nedir?

                 Düşünceler kemikleşmişti, bilmiyordu ama hatırlayamamış gibi yaptı o an.

Söz; közde narlaşıyordu. Üstelik birazdan da acımasız bir bıçak, yanan kabukları bedeninden ayıracaktı. Kimbilir başkasının kabuk dediği onun gözyaşlarıydı belki. Herşeyi zamana bırakacaktı ki hatırladı.     

                -Herkese eşit dağıtılmış tek şey ZAMAN’dır diyiverdi…

                *Zaman mı?

                – Tabii ki de…

                Hedefe ulaşmaya çalışırken, harcanan enerjinin tamir edici gururu, gün gelir kamçılanmış başarıyı kaybetme endişesinin altında eriyip gider.               

                *Bu da ‘mazi’dir o zaman…

                -Evet ama zamanı maziyle harcama der…

                Zaman özneldir, stres özneldir, mutluluk da öyledir. Stresi ve mutluluğu satın alıp, zamanımızı ise sattığımızı unutmamalıyız. Sedefli cumartesi, sattığımız değerlerin farkına varıp, yettiği kadar satın aldıklarımızda yerini bulmaktadır.
Sevgiyle…