şaşı oku şaşır

Sokak kahvecisinde..

Radyodan çalanı tanımıyorum ama tınısı güzel, salı sallanıyor da, müzik eşlik ediyor sanki.
Karnım acıktı bu sefer mutluluktan, Yeni portakal parçacıklı puding de ne iyi gelir şimdi, ardına sade kahve ve sigarayla. Ferhat’la Şirin misali… Kahveyi sokak kahvecisinde içmek istiyorum, yağmur da yağsın, tentesinde sıkış tepiş olalım, kahvenin telvesiyle gelip geçene fal bakayım, konuşmak istemediğimden bunlar hep.
Yağmur yok ama adını bilmediğim kıza Yağmur diyesim geldi

– dağ çilekli sade bir kahve lütfen
– Kalmamış, böğürtlenli var amca

(Ana! Yağmur amca dedi, bu kadar mı yaşlandım, sakalı artık her gün kessem bir dahakine abi der mi bu yeni yetme? Kahve içip kendime  fal mı bakmalıyım yoksa? Motosiklet alıp daha marjinal bir amca mı olayım? Ya da İnstagram estetikçileri ile şansımı mı deneyeyim, burnum yamuktu oradan mı başlayayım bilemedim, ah Yağmur!)

– Pardon o zaman sade sade bir kahve alayım, su soğuk olsun
– Onu siz şuradan alıyorsunuz

Ben sonuna amcayı eklettirmedim bu sefer
-Vazgeçtim ben, soda olsun

Şu taksici kılıklı adamın yanına oturmalıyım, sebebini bilmiyorum, terimden ve sigaramdan rahatsız olmaz gibi geldi belki de. Telefonla konuşması da bir etken, benle muhatap olmaz en azından, Yağmur da acı yapmış kahveyi, ya da acı kahve tadı alıyorum, taksici abimiz kredisi için kuyruğu dik bir şekilde konuşuyor bankasıyla, ohooo bir sürü evi varmış, şu an sıkışıkmış, kiracıları da gecikmiş bu ay, tatildi, bayramdı, okullardı derken diye ekliyor konuşmasına, karşısındaki daha kararlı sanırım, bizimkisi başa döndü, sanırım bankacı gün verecek sonunda…
İki kumru geldi, biri gene dağ çilekli istedi Yağmur’dan, amca dedi bizimkisi, ama bu adam baya bir genç gözüküyor oh beeee… Amca olup da genç görünen abimiz Abuzer’in tesettürlü dişisi de sıcak çikolata da ısrarlı, an itibariyle bu şirin kahvecinin tentesinin altında ki sırayı 4 ledik. Borçlu ama bol mülklü taksici, ben, abimiz Abuzer ve sevgilisi.. Abuzer anlatıyor benim her zaman bir ‘’B’’ planım var merak etme diyor, türbanlı sevgilisi sanırım geçersiz ‘’B’’ planlarını daha önce tatmış olmalı ki, etrafa bakınıyor, süzüyor, hangimizin eşarbı daha fazla Emine ye benzemiş araştırıyor. Sahi nereden çıktı bu moda? İslam’da moda vardı da ben mi bilmiyorum, Takip etmiyorum? Bir kutlu Doğum haftası vardı, şimdi esamesinden bahseden yok mu öyle bir şey acaba?
Hahh işte en sevdiğim, biri ateşini istedi, çakmağımı mı versem yaksam mı, yanan sigaramı mı uzatsam bilemediğim bir an daha, bir iki dakika sonra istese sigaramı verip geri almayıp söndür demek en sevdiğim… Ama en tatlı yerindeyim, ablamızın elide çok bakımlı durmuyor, çakmağımı versem mi, yaksam mı? Yaktım, evet gözüyle teşekkür eden ablalarımızdan çıktı… Telefonu çaldı, kızıyor sanırım öğretmen, nizami bir şekilde hep aynı ses tonuyla konuşuyor, yanıma taksici abimizin yerine de konuverdi birden, daha yakından öğretilerini dinliyorum artık, bu kadın dikte etmede uzman, aramıza şemsiyesini de koydu oh paravanımız hazır, arada Abuzerin sevgilisi ile bakışıyorlar, şu kadınsı bakışlardan, hiç anlayamadığımdan olandan…
Yanımıza gümrükten çıkmacı parfümcü geldi, öğretmenimiz onunla meşkul

-Lulu var mı?
-abla onun yerine şunu vereyim

O sırada Google amcadan öğrendim bu baya bir markaymış, lou lou; casharel’inmiş, öğretmen ablamız asortik çıktı, hoş şimdi daha iyi anladım ayaklar bakımlı olanlardan, bunları bilirim…
Telefonları çaldı kumruların, yarım sigarasını da aldı eline ablamız, yürüyerek gidiyorlar ne ayıp…
Kaldık asortik dikte uzmanı hocamızla, çakmağımı kolluyor anladım, benden de dikte edipte mi isteyecek? Yo buna katlanamam.. ohh çantasından çakmak çıkardı, ilkin de olmayan çakmağı çantadan çıktı gel de anlamaya çalış, zor bu işler…
Delice biliyorum ama yanıma iki yaşlı daha gelsin, bir sigara daha içeyim onlarla, sonra terapi saatim bitiyor doğruca işe…
Geldi vallahi geldi, iki teyze hem de, söylediler iki orta, Yalova’dan geliyorlarmış otobüs bırakmış, şu kaplıca gezileri, hani bedava diye götürüp, devre mülk satanlardan, teyzemiz antrenmanlı arkadaşına ben sana demiştim,

-yazaydın torununun telefonunu senin Sinan sallardı onu
Arkadaşı pişmemiş daha;

-bilemedim adamlar o kadar gezdirdiler, yedirdiler
-sarı patateslerin tadı bir değişikti, zeytinyağında mı kızartmışlar kız Hatçe?

Yağmur sesleniyor,
– teyze paranızın üstü
– Kızım sen şunu da al bize iki tane de espresso ver

Şaşırtıcı ama gerçek, teyzemler tek şat takılacaklar…
Zaman da geçti baya, bir yanım daha eksildi, acaba giderken bir fazladan çakmak mı isteseydim o çantadan oda çıkardı.
Yarın yağmur yağacakmış, daha erken gelirim, hem de tek shot ekpresso içerim, konuşurum yine yanımdakilerle sessizce.

Reklamlar
şaşı oku şaşır

Babalar günü

Varlıklarını bırakın, gölgelerinin dahi yeterli oldukları, benzetildikleri çınar ağaçları kadar büyük ve yüce olsa da babalar, yaşlandıkça eğilirler, çocuklaşır, çocuklarla bir olurlar.

Varsa değer bilin, yoksa onun yerine bir çocuk sevin.

Tüm yeraltı ve yer üstünde ki babaların Babalar günü kutlu olsun….

(goo, sevmece dünya)

Hayat, mayat işleri

Yedi tahta

Toprak örttüler üzerime de,  kavuşamayacak bana

Sarılacak kimsem de yok, o an anladım önceki yalnızlığımın vesvese olduğunu…

Kucaklaşmayı istiyorum toprakla,  ona da engel olacak O yedi tahta.

Birine hatalarım

Birine kederlerim

Birine başarısızlıklarım

Diğerine kaderim

Bir diğerine kibirim

Vazgeçtiklerim ve deneyemediklerim… Diyeceğim.

Düşünmek için vakit çok, ısıtan yok biraz soğuk, biraz da şu solucanlar korkutuyor beni. Sardalya kokusu hâkim, şimdi eskilerin ona niye ateş balığı dediklerini anladım. Pırlanta aldığım ilk sevgilim geldi aklıma, hoş onunla da, sonrasındakiyle de olmamıştı. O minnacık taşa verdiğim paraya mı yoksa ona kanan sevgilime mi yanayım bilemiyorum şuan. Hoca son Âmin’i dedi, birazdan yukarıda kimse de kalmaz, bir iki kişi gelip dua eder, özelim ya onlara. Hoş hayattayken de onlar konuşurdu hep, ben dinlerdim, bak bi fark yok. Dalgakıran düşüncelerimden kurtulmak huzur verdi şuan üşüyorum da ondan. Bu sonun başı mı, baştan bir son mu? Deneyimsizliğime ilk kez hayıflanmıyorum.

Burnum iyi koku alıyor, sevgilim de var yukarıda, sona kalıp iki gözyaşı döküp rahatlayacak. Bide kirvem gelmiş hoş gelmiş. Yaşam sonrası için kirveliğini yapmayı deneyecek herhalde. Olsun sen bil de, benim sana kızgınlığım burada da devam ediyor. Düşünemiyorum şu an izliyorum, üşüyorum. Sarılacak tek şey yalnızlığım, ona karşıda bir şey hissetmiyorum.

şaşı oku şaşır

Üçleme, üşenme

Sana zahmet verdim ey Mahmut, kel Mahmut diyeceğim ama kelinde kalbin gibi tamirli.

Yara bandı yapıştırdığın yüreğine, yaptırdığın saç ekimi ile güç katacağını sanacak kadar da salaksın ayrıca.

Yaşadığın dil tembelliğine çare bulamazsan iyice yalnız kalacaksın.

Din dan dong..

Acıklı bir şiir okumak ister Ceren, Murathan Mungan çıkar karşısına filan, onu da bilmeden seçer ya neyse..

Okur ‘’acıklanır’’, dinler hüzünlenir, seslendirir yankılanır filan, o da yaşadığı acı kadar sahtedir.

Din dan dong..

Polis Recai raporunda adamı sıkıştırmış, imzayı da çaktırmıştır tutanağa. Aslında sevgisizliktir suçu da, Recai ona usulsüzlükten yakalamış, feriştahı gelse temizleyemeyecektir artık onu, sabıkasına işlenmiştir çoktan.

Saatler öğleden sonra 4 ü filan gösterdiğinde karakoldakiler Recai’nin bir katakulli ile bu suçu adama yüklediğini anlamışlar, rütbesizlikleri ilk defa maaş kaygılarının önüne geçmiş, evkur la çözebildikleri madde sorununa, haksızlığı düzeltebilecek bir mağaza bulamayacaklardı.

Din dan dong…

Ah be Mahmut, azıcık konuşsaydın, diline vuran felcin, kalbindekine yakın olduğunu anlatsaydın, derdini ona anlatabilseydin, yorulmasaydın anlatmaktan, bari sustun Ceren’e de, babasına konuşsaydın, amca deseydin, baba diyemeyeceğini anladın da Recai bey deseydin…

Sevginin suçunu bedeneni çektirmeseydin tüm yürekliler gibi, azıcık konuşaydın….

şaşı oku şaşır

Bir anın anlamı

Kırmızı kahve fincanı ile kahve içmek gelmemişti aklıma, gelseydi duygularımın ateş ettiği kırmızılara kahvemi de dahil ederdim, sade kahvem belki daha da sert olurdu kim bilir… Fincanın yanındaki son kullanma tarihini asla öğrenemeyeceğim rulokat daha da tatlılaşırdı. Büyüdükçe ve sevdiklerimin rulokat olduğunu anladığımda içsel yalnızlığım çoktan başlamış, beni ben yapan ‘’İskele-deniz’’ ilişkili manzara resimlerinde çoktan yerini almıştı, ressamın gökyüzünü doldurduğu kuşların en uzağındaki sersem belli belirsiz bir kuş beni temsile geçmişti, ressam bunu çizerken bilmiyordu ama ben keyifle kakamı alttaki balıkçıların kafasına denk getirmek için uğraşıyordum.

Resimdeki sabit kuş acı verdi sıkıldım, sevinç olmaya karar verdim, sonsuzluğa uzandım uçarak. Kaçanları kovalamak, balıkçıların üstüne sıçmaktan daha cazip geldi bir an. Her şeyi celeron işlemcili hafızama işlemeye çalışıyordum yolculuğumda, o an karıştırdığım heyecan duygusunu hatırlayabildiğim de mutlu olacaktım biliyordum. Öyle de oldu, annemi hatırladım, ilkokulumu, listemi, üniversiteye ilk gidişimi, ne mutlu günlerdi… Uçtum, hafızaladım, uçtum uçtum…Biliyordum “bir anın anlamını” en iyi kuşlar bilirdi, uçtum gene uçtum…

Sabiha Gökçen’de son bulan uçuşum aslında zevkliydi, diğer kuşlarla oluşturduğumuz eylemle insanoğlu, saygı olmasa da, korkuyla; tam 15 dakika uçuşları durdurup serenomimize tanıklık edip, sayemizde kortej inişleriyle bize eşlik edeceklerdi… An’a tanıklık eden ana haber bültenleri, bir cinnet, bir cinayet, bir de bizden bahsedecekti…

Öyküler möyküler

Zeki paşa

Yağmur hızını 5 beygir daha artırmış, torkunu zorlar vaziyette, askerler her biri eskisinden 5 kilo daha ağır, vücut su kitle indeksleri hiç olmadıkları kadar iyi. Hatta rüzgar bende varım dese daha da ağırlaşıp aralarında ağır siklet mertebesine ulaşacaklar bile var. Paşamız çıplak gibi ama heybetli, Eyfel misali, yakından görenlerin hissettiği cinsten…

 Zeki Müren, sol eli cebinde kortej yürüyüşünde. Daha yeminlerini yeni etmiş Mehmetçikler şaşkın,içlerinde ki Gedizli Şahin yanında ki Kandıra’lıya 

-yetti gari, yetti gari , diye fısıldıyor ve ‘bizim dedelerimiz buna ibne derlerdi,şimdik selam cakıveyoz gari. Kemikler sızlar dedemin.

 Eline mikrofon alan Zeki Müren paşamız Başlar konuşmaya;

-1980 lerin başında askeri yönetim zamanlarında, bir gazeteci bana ”efendim size niye paşa diyorlar biliyormusunuz acaba?” Diye sormuştu, bende gülerek hatta kahkaha atarak ”Ankara’da kilere ibne diyemedikleri içindir herhalde demiştim, birileri de bu sözüme içerledi herhal o yüzden buradayım der.

-çıt yok.

-‘sen Kandıralı’ der Zeki Müren 

Dürter onu Gedizli ŞAhin, ”sana deyiveriyo”

 Islak taşa oturmuş olduğunu anlayan Kandıralı, ‘O’ yoldan gitmekten başka çaresi olmaksızın önce elindeki silahı, Gedizli’ye verir,ellerinin arasında kafası vardır ve çığırmaya başlar

-Bu bir vatan borcu dediler bana

Geldim durdum iştima başına 

Anlattım komutanlarıma

Neler geldi dertli başıma…. 

 Zeki Paşa, döner geriye bir hışımla ‘bu er benim yeni postamdır.’ 

Gülüşmeler gırla..sırıtan yüzbaşı Teyfik efendi, ”tamam paşam postanız hazır”

Hanife uzman çavuş düşünceli, garipsemekte tüm konuşmaları,bu Ada’mın ikinci postası, nerden gelir bu ayrımcılık, askeri lisede bile okumadı oysaki.

Bu homurtular üzerine yanındaki silik silah arkadaşı 

-İlkindede hayır yoktu, belki bildiğinden onu yanına alır.İlk postası ”Murathan Mungan”dır paşamızın postasının adı.Bilardo toplarını yazmıştı ya ikisi için der. 

Biri iyi yazıyordu, biri de iyi konuşuyor..

 Yağmurla başlayan kortejimiz, ona aldırış etmeyen Ordu’muza kızmış olacak ki, şimşeğe haber vermiş, oda kıvılcımı patlatıvermişti..

Birden duvarlarda tv8 belirmiş, O Ses Türkiye’nin müthiş jürisi, Zeki Müren’i yad ediyorlardı, Japon balık dudakları ile yılmaz Morgül, sırf bu programa katılmak için 2 ay aç kalmış kavgalar etmişti survıvorda, şimdi meyvelerini topluyordu, düşündümde bir gücü zeki paşa bir gücü survivor. Tuhaflık bu ya Murathan Mungan eklenecek daha bu kadroya yakında…

Öyküler möyküler

diyalog aşağılardan…

-Telefon güncelleniyor ya ağabey, nasıl oluyor?
*Sürümü öğrenip, internete bağlanıp güncelleme alıyorsun paşam hepsi o kadar…
-Yani hep bir yeni sürüm olur mu? Ne işe yarar?
*Genelde olur, bu güncellemeler, hata iyileştirmeleri yapar
-Nasıl anlamadım?
*Piyasaya çıkan cihaz, bir süre sonra hatalar verir vs. ama sen neden bunları soruyorsun?
-Söyleyeceğim ağabey, son sorum var sana.
*Sor bakalım.
-Eski telefona mı çok güncelleme gelir yeni telefona mı?
*Zor soru, ama kısaca; telefon eskidikçe güncellemesi ve bu güncelleme isteği azalır, şimdi sen söyle bakalım…
-Söylüyorum; o zaman dedem eski telefon, ailem biraz daha yeni ama en yenisi sevgilim olsa gerek
*Soru sırası bende o zaman?
-Sor tabi, sırayla nasılsa
*Bu anlattıkların da sevgilin nasıl güncelleniyor? ailen? deden?
-Dedem zor, ailem aldığım sınav sonuçlarına, başarıma göre güncelleniyor, sevgilim de sevgimle.
*Zaman ilerliyor bu hep böylemi olacak?
-Hayır, zamanla, dedem ölecek yerine ailem geçecek, sevgilim karım olacak, çocuklarım da sevgilim.
*Son soru sana? Sen nasıl güncelleniyorsun
-Tüketiciyim ben ağabey, hepsini tüketiyorum, sende öyle değilm..